4 Şubat 2013 Pazartesi


Yadırganmaz gerçeklikler hayatın hep ensesindedir, bir yılan misali.
Hayat hep karanlıktır, seçemezsin renkleri.
Etraf uğuldar,
İnsanların yaşama sesleri…
Yaz ayı gibidir aşk.
Kara bulutların ardından sıyrılıp gelir ve geçer,
Ardında kara bulutlar ile.
Özlemi, sevgiyi öğretenin yoktur iyisi kötüsü.
Özlem güzeldir,
Sevgi güzeldir,
Karşılıklısı, karşılıksızı.

3 Şubat 2013 Pazar


Bir baloncuk beliriveriyor düşüncelerin arından, kapkara gündüzleri delip geçen.
Olmaz diyor haykırırcasına sessiz. Esmemeli rüzgar,  yönüne.
Silüetler ardında benliğin, beliriveriyor beklenmezler akşamında.
Bir görüş bile yakıp geçerken tabuları, benim kararım niye?

16 Ocak 2013 Çarşamba

Gri


Gecenin karanlığı çoğu zaman insanın elinde beliren her şeyi bir anda gizleyiverir. İçinde kopan fırtınaları, o yoğun dalgaları sadece ışıkta görünür hale getirir. Bazen de öylesine apaçıklaştırır. Serer önüne nehirler misali akıp gider.
Derin ismi gibiydi. İçinde dolmayan boşluklar taşıyordu.  Gerçeklikten ayrı, maskelerle yaşıyordu nefes almadan. İçine çekmiyordu sigara dışında hiçbir şeyi. Temiz hava diye bir şey yoktu. Gri bir çizgide yürüyen narin bir bedendi, yaşamla ölüm arasında git geller bile yaşamadan o gri çizgide beliren bir gölgeydi sadece.
İçinde sevgi adına karşılık gelebilecek tek şey İstanbuldu. Her gece kendini sokaklarda bulur, her gün rutin yollarından geçer gün ışıklarıyla evinde soluğu alırdı. Onu belirgin kılan tek şey karanlık ve soğuktu. Diğer insanlar gibi olamayacağının farkındalığı içindeki boşlukları inceden inceden büyütür, tahmini imkansız hislere sebebiyet verirdi. Mümkün olduğunca güneşten uzak yaşadı, zorundalıkların peşinde güneşin suratına suratına bir tokat gibi çaptığı zamanlarda duyduğu tek histi imrenmek. Bir annenin çocuğuna sarılışı, kimseye aldırmadan öpüşen çiftler, kavga eden delikanlılar, hepsi onun için gözyaşı ve iç yakan sızı.
Daha 12 yaşında kaybetmişti annesini sevgiye ve ilgiye doyamadan, derin için anne kavramı tek bir kavram değilken üstelik. Baba adı verilen yükün annesinin omuzlarında olduğunun farkındalığıyla… O yaşlarda söndü tum umutları, hayata itilmiş kendi isteğiyle yöneltemeyeceği bir kurgunun içinde bulmuştu kendini. Elindeki yoksunluğu silemeyeceğinin farkına vardığında sadece bir gölgeydi artık. Yalnızlık onu kendince yoğurmuş, bir kaba koyup saklamıştı. Annesiyle vedalaşırken tanıştığı yalnızlık şimdi onun tek dostuydu. Kimse dostunu kaybetmek istemez, üstelik bu kadar içindeyken ve bu kadar ona sarılmışken…
İnsanların bakışlarını hiç önemsemezdi. Kendine yağan iltifatları, küfürleri, peşine takılan hiçbir nefesliyi önemsemezdi. Nefesli onun için insandı, kendini insanlardan farklı kılan tek şey değildi nefes belki, ama en büyük farktı. Güzelliği her şeyi yıkıp geçecek güçteydi ama bunlar hiçbir şey ifade etmiyordu. Her gün bir başkası peşine takılırken o sadece yürüyordu, korkmadan. Ne vardı ki korkacak? Kaybedecek bir şeyi olmayanın korkusu olmazdı.
Her gece mutlaka önce Sefa lokantasında çorbasını içer sonra da kendini yenileyen heyecanı ve merakıyla sokağa atılırdı. Karaköye inmeden geçmez, her zaman oturduğu bankta öylece denize dalardı şeffaf bir balık misali. Yanına oturanların suratlarını bile merak etmeden kalkar gider, binlerce kez geçtiği sokakların öykülerinde, masallarında bulurdu kendini. Bulunduğu sokakta yankılanan kahkahalar, çarpan topuk sesleri, ağız şapırtıları, sevgi yumakları yanından bir korku bulutu misali yürüyüp giderdi.
O gün işten yorgun dönmüştü Derin. Belki de ilk defa içindeki dışarı çıkma arzusu hafiflemiş yerini uykuya devretmek istemişti, yine de aldırış etmedi yalpalanan cılız bacaklarına ve Sefa’ya atıverdi kendini. Fırat, Derin’i görür görmez önüne bıraktı mercimek çorbasını. Hafifçe yudumlarken kendine doğru dikilmiş bir çift mavi göze doğru ilişti yorgun gözleri, ona şefkatle ve sevgiyle bakan bir çift göz… Bir sıcaklık hissetti gözbebeklerinin etrafında, korkuyla çarpan kalbi kendini dışarı atacak gibiydi, parayı öylece bıraktı, dışarı çıktı ani ve tecrübesiz. Kapının kenarında öylece oturup duraksadı içinde beliren soru işaretlerinin sorularını beklerken. Kafasını kaldırdığında karşısında duran mavi gözler içerdekiyle aynıydı. Bir ses geldi peşisıra… ‘’Korkuttuğum için özürdilerim. Niyetim sizi korkutmak değildi. Ben, ben sadece… Sadece size bakmak istedim, özüdilerim.’’ Duydukları karşısında iyice donakalmıştı derin. İçindeki yalnızlık kanlı bir savaşta mağlup düşmüşcesine ılıklaştı. Ne diyeceğini bilemiyordu, kendisine yönelen o sevgi dolu şefkat dolu bakışları bir kenara itemeyeceğinin farkındaydı. Karşı karşıya kaldığı sessizlikle burkulan adam ‘’Daha fazla rahatsız etmeyeyim sizi, tekrar ürküttüğüm için özürdilerim . İyi geceler…’’ diyip arkasını dönmüştü. Derin o derin sessizliğini yırtana dek. ‘’Durun, belki de bu bir işaret.’’ Ne söylediğinin farkında bile değildi. Neyin işaretiydi?  Neyin belirtisi olabilirdi. Rüzgar duyduğu cümlenin manasını bile sorgulamadan kaldırdı derini oturduğu o soğuk taştan. O gece bir ilki daha yaşayarak yanında bir başkasıyla dolaştı aynı sokakları, yanında bir başkasıyla oturdu Karaköy’deki banka.  Kulağında bitmek bilmeyen bir şarkı çalmaya başlamıştı o gün. İçini ısıtan boşlukları dolduran bir müzik… İstanbul aşk için çalıyordu o görkemli senfonisini.
Büyük bir tutkunun içinde yeşerivermeye başlamıştı Derin. Eskisinden daha çok güneşle karşı karşıya geliyor kimi zaman yüzünde ışıldamasına bile izin veriyordu. Eskisi kadar sızlamıyordu elleri, ılınmaya başlamıştı bedeni. Rüzgarla birlikte gece yürüyüşlerine olduğu gibi devam ettiler, gündüzleri de… Sokaklara siniyordu aşkın kokusu, her bir caddede yerini almaya başlamıştı anılar.
Hiç olmadığı kadar kendiydi Derin, yüzündeki maskesinden eser yoktu o yanındayken. Nefes almayı öğreniyor, aldıkça canlanıyor kendine özgüveni artıyordu. Artık o da nefesliydi, o da sigaradan başka bir şeyi ciğerlerinde ve damarlarında taşıyabiliyordu, bunu hissedebiliyordu en güçlü haliyle.
Sessiz bir yitirişti Rüzgar. Sanki hiç olmamışçasına esip gittiğini sanmıştı Derinden. Aşkı tanımlarken en gerçekçi haline itilmişti birden. Acı çekiyordu. Daha iyi anlamıştı şairleri, yazarları, aşk acısı çeken insanları. Aşkın diğer yüzünde acı vardı, ve bu reddedilemezdi. Geçtiği sokaklara caddelere sinmiş anılar o yankılanan topuklar kahkahalar gibi geçip gitmedi yanından. Benliğine küsmüş aşkın ellerinde açtığı yaralarla kanayan uğultusu vardı sadece. Yitirilişler hep sondu. Grilikten siyaha kayan hayatın rüyası ise aşk olarak kalacaktı.

15 Temmuz 2012 Pazar

Benim adım bulut, hani üstüne soğuk soğuk düşen damlalar var ya, ben yaptım hepsini. Kapkarayım. Dışarıdan çok güzel manzaralara, eşsiz fotoğraflara sahne olurum. Güneşi alt üst eder onunla bir oyuncakmış gibi oynarım, bir gelir bir gider... Ay benim en iyi dostum. Karanlığımın gücü, kavgamın yandaşı.
Ben bir dalgayım, denizi kasıp kavuran. Hani sen geçen huzur bulmak adına gelip bakmıştın bana, seni sırılsıklam etmiştim, hatırladın mı beni? İçimde çırpınan küçük küçük bir sürü balık var, ne kadar tatlıyım değil mi? Halbuki bilir miydin hepsiyle mücadelede olduğumu.
Ben o önünde durduğun pencereyim. Hayatla aranda duran. Seni hayattan ayıran. Açamadığın, kırık dökük...
Güneşi yansıtmaktan çekinen, geceyi sana iten.
Ben yastığınım, seni gözyaşlarınla boğan. Yatağınım soğuk...
Kırık hikayelerinim senin, unutmaya çalıştığın, ama unutamadığın.
Asla bulamayacağın yolunum, ışıksız gecenim.

Ben kim miyim? Daha önce hiç söylememiştim. Ben hiç kimseyim, hiçbir şeyim. Bulamadığım o şeyim belki de. İçimde kaybolmuş kimlik. Aynada gözüken bir bedenim sadece, ruhum satılmış.

Umut ve ümit demişsin, 2 isimden ibaret, 2 unisex isim.
Neyden bahsediyoruz ki?
Irzına geçmiş biri hayatımın, koskoca boşlukları kalmış.
Silik gündüzleri var bir kaç şişe şarabın.
Hiç soğumayacak hisler yürüyor damarlarımdan beynime,
Kuruyor ateşlerim.

Ben kimim biliyor musun?
Ben güneşinim.
bir daha hiçbir zaman parlamayacak, doğmayacak olan,
karanlık ve ölü.

14 Temmuz 2012 Cumartesi


Kendimi balkonun demirlerinden usulca bırakma isteğiyle savaşırken bulmuştum seni.
Evet tam anlamıyla bir savaştı bu. Nefretin ta kendisi
Bazen ölmek, bazen ölüp tekrar doğmak istiyordum.
Bir ara bunu unutmuştum,
İçim koca boşluklarla dolup taşarken bıraktım soru sormayı.
Üstüne gidebilecek en güzel şeyi yaparak noktaladım, su içtim.
Kana kana, -ölüme susamıştım.-

Farkına varmadan dar ve çıkmaz sokaklarına düşmüştüm senin.
Siyah beyazdı her şey. Tam fotoğraflıktı öyle ya? Sen severdin fotoğraf çekmeyi.
Orantısız merdivenlerin vardı sonlarında.
Eskimiş kırık dökük binalar...
İçinde koşuşturan cıvıl cıvıl çocuklar vardı,
Her birinin çehresinde farklı hüzün.
Düşüp kalkardım sert kaldırımlarından; yaralanmadan, canım yanmadan ayaklanır yürüyüverirdim.
Sonbaharında o kadar güzel ve sakindi ki, sıcak esen rüzgarıyla kavrulurdum habersizce.

İnsanların içine kustuğu dünyanın, beyin eriten acısıyla açtım o çapaklı gözlerimi güne.
Tırnaklarımın ucuna kadar uzanan bir sızı var bir yerlerde, sorgulamaya üşeniyorum.
Düştüğüm bu evin içinde ayaklanamıyorum.
Bir şeyler eksik.
Sen gittin, ayak izlerin kalsın istedim.
Bir kılın dahi düşmemişti oysa.

Uçurtmalı hayaller vardı.
Bir ucunda deniz,
Ve bir bank.

Dolmayan koskoca bir boşluk,
Zaten boşluk dediğin dolması zor değil miydi?
deniz soğuk bir şarap gibiydi gece, rüzgar okşuyordu saçlarını.
karanlıktan yükselen dalga sesleri, gökyüzü berrak.
soğuk kum taneleri boynunda, ay saklanıyor pişmanlıklar ardında.
kaybolup giden bir umut var ufukta şafak vakti.
yumardı gözlerini, günün güneşine uyansa,
insanlar yorgun, insanlar sessiz.
bir çare gözyaşları ayrılıyor yuvalarından.
titrek bedenlerde aydınlanıyor güneş.
savruluyor hisleri dört bir yana,
kimsesiz yalnızlık.
duymuyor onlar,
yitik bir tenden akıyor karanlık,
görmüyorlar.
sen anlamıyorsan kimse anlamaz dilini,
sen duymuyorsan herkes sağır.

22 Mayıs 2012 Salı

durmak ya da alabildiğince koşmak onun denizine,
boğuşmak dalgalarla yenileceğini bile bile...
bir kıyıya vurup ardından, açabilmek gözlerini güneşine.
yapabilirim diyorum;
büyüyor gözlerimde yollar
gittikçe küçülüyor ellerin.
nereye gittiğini bilmeden geçiyor zaman
bir kaç kırıntı acısı kalbim.

derken yok oluyor güneş,
içimdeki karanlık beliriyor tam önüne
yok oluşunu izliyorum, susuveriyor cümlelerim.
zamanın boşluğu akıyor içime, 
yağmurlar dolusu bastırıyor.

ellerimi uzatsam şimdi,
bilinmezliğe karışsak.
ne olduğunu unutsa hayat
sessizlikte kaybolmadan,
kül olmuş umutları toplayıp,
yeniden yeni güne uyansak...

çığlıkları boşver,
aksın onlar birer birer,
sen bana yeniden,
gözlerindeki beni ver.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Hırçın bir deniz, dalgalarla boğuşan. tren rayları küskün, yalnız bir sokak lambası.
Karanlık ve soğuk, çok iyi arkadaş. Nefes alıyor gökyüzü, ışıklar yaşıyor şehirde.
Üstü başı yırtık titrek bir delikanlı. Sadece bu şehre özel bir senfoni, naif, huzur.
Ne güzel yaşıyorsun İstanbul!

Bağırmak istiyordu tüm sokaklara, tüm insanlara bu aşkı anlatmak istiyordu. Ama kime anlatacaktı ki? Soğuktan tir tir titreyen küçük bir çocuğa mı? Ekmek parası derdine düşüp köyünü, evini barkını bırakıp üç beş kuruş kazanıp ailesine para götürecek olan Hasan amcaya mı? Köşebaşında kavga eden sevgililere mi?
Ne diyebilirdi ki Umut? Her şeye rağmen burası yaşanmaya değer dese de kim anlardı onu...
Yine boynu bükük ayrıldı aşkın caddelerinden. Bambaşkaydı onunkisi. Sigaranın kendini bitirdiğini bildiği halde paketlerce içip sona yaklaşmak gibi. İnadına yaşıyordu, inadına sevişiyordu sokaklarıyla. Kusmak istiyordu belki de, bu yüzden haykırmak istiyordu o aşkı. 
Zaten aşk dedikleri acı, hüzün biraz da umuttan ibaret değil miydi?

Sanki veda edermiş gibi baktı o huysuz denizine. Hızlı adımlarla çekildi Haydarpaşa sokaklarından. Ağır adımlarla yürüdü köşebaşındaki evinin sokağında. Merdivenleri bu kez tek tek çıktı, iyice sürttü çamurlu ayakkabılarını, bir şeyi eziyormuşcasına... Yalnızlık onun için hayattı. Hiç tanışmadılar, çünkü onunla doğmuştu umut, olağandı. 
Evinde çok az eşya vardı. Salonu hep hayalini kurduğu gibiydi, ''kocaman pencereli, denizi gören''. Yıllarca sayıklamıştı bu cümleyi. İçinden, dışından, kalbinden, beyninden, hep bu cümle geçiyordu. Her zamankinden, sallama bir çay yaptı ve geçti pencerenin karşısındaki koltuğuna. Dinledi. Sadece Dinledi. İstanbul yaşıyordu.
Nefes alışıyla ısındı, uyuyakaldı.

Gün karanlıktan ayrılıyordu. Bembeyaz bir örtüyle.
Gözlerini açtı Umut, aşkına gözyaşları eşlik etti. Uyuyordu İstanbul ilk defa, beyaz ne kadar da yakışmıştı. Tuvalete koştu. Aynaya baktı, gözyaşlarının tadına baktı. Acı sanmıştı, tatlıydı oysa. Saatlerce aynadaki Umut'a ağladı. Şehrin ışıkları sönerken, karanlık üzerine düşüp tecavüz ettiğinde bile ağlayamamıştı.
Bu ilkti ve son olmadığını da anlamıştı.
Kalktı olduğu yerden gözleri kıpkırmızı. Apar topar giyindi ve dışarı çıktı. Önüne bile bakmıyordu artık, duymuyordu hiçbir şeyi, nereye gittiğini bilmeden koşuyordu. Savruluyordu saçları bir yere tutunmak istercesine. İnsanlara çarpıyordu, bilerek. İtiyordu her şeyi.
Öylece koşarken yerde buldu kendini. Kalkmadı. Duymuyordu kendisine söylenenleri, görmüyordu ona bakan insanları. Kararlı bakışlar savurdu birden. Evet! diye bağırdı ve birden evde buldu kendini.
Nasıl yürüdüğünü, nasıl geldiğini, hangi yoldan gittiğini bile hatırlamadan. Bir sırt çantası içine doldurdu hayatını. Emin adımlarla dövdü merdivenleri. Yürümedi. Geçmedi caddelerinden, geçmedi sokaklarından. Taksi çağırdı ve kayboldu evinden. Haydarpaşa'ya küskün, veda etmeden gitti aşkına...
Tren raylarına gömdü hayatını. Umudu duraklara sakladı. 
İçindeyken yolculuğun, yumdu gözlerini.
Belkileri rüyalarında... Bu ilk veda.